RÖPORTAJ #2: KHALED HOUSSEINI - BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ KİTABI ÜZERİNE(2007)




Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş romanlarıyla büyük başarı yakalayan Afgan asıllı yazar Khaled Hosseini, 2007 yılında yapılan bir röportajda ikinci romanı ağırlıklı olmak üzere sorulan bütün sorulara içtenlikle yanıt veriyor. Normalde oldukça uzun ve iki kitabı da içeren bu röportaj tarafımca sadece "Bin Muhteşem Güneş" romanıyla ilgili soruları kapsayacak şekilde ve sorulan siyasi sorular da hem yazının uzunluğu hem de konu bütünlüğü açısından kısaltılarak yayınlanmıştır. Röportajın orjinal linkini yazının sonunda bulabilirsiniz.

BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ RÖPORTAJI (2007)


"Uçurtma Avcısı",  Afgan halkının ne olduğunu ve gündelik yaşantısının nasıl olduğunu, milyonlarca okuyucusuna gerçek anlamda ilk kez göstererek, dünyanın Afganistan'a bakış açısını değiştirmesine yardımcı oldu. Yeni romanınız da Sovyet işgalinden, Amerikan'ın Taliban'la mücadelesine kadar geçen 30 yıllık dönemde, Afganistan tarihindeki önemli olayları içeriyor. Özellikle ülkenizin şuandaki durumu ve geldiğiniz önemli nokta düşünüldüğünde, doğduğunuz ülkedeki sorunları dünyaya göstermek gibi özel bir sorumluluk hissediyor musunuz?

Bir yazar olarak, benim için hikaye daima diğer şeylerden önce gelir. Bugüne kadar hiçbir zaman geniş ve kapsamlı fikirler eşliğinde ve aynı zamanda kesinlikle belirli bir gündem etkisinde yazmaya başlamadım. Kendi kültürünü tanıtmak ve başkalarını bu konuda bilgilendirme sorumluluğunu duymak, yazar için biraz ağır gelen bir yüktür. Benim için bu iş her zaman insan ilişkileriyle alakalı tamamen kişisel ve samimi bir yerden başlar ve sonrasında buradan genişler. Yeni kitabımda beni ilgilendiren asıl nokta, iki kadının umutları, hayalleri, düş kırıklıkları, onların içsel yaşantıları, ikisini bir araya getiren belirli olaylar, hayata dört elle sarılmaları ve en önemlisi aralarındaki ilişkinin, etraflarındaki dünya çözülüp bir kaosa doğru sürüklenirken, çok daha anlamlı ve güçlü bir hale evrilmesi oldu. Ancak, hikayemin genişleyip, her sayfada çok daha büyük şeyler vaat eden bir hal aldığını da yazımda belirtmiştim. Romanda anlatılan iki kadının hikayesi anlatılmasaydı, bir bakıma, 1970 yılından 9/11 dönemine kadarki Afganistan'ın hikayesinin de açıkça mümkün olamayacağını fark ettim. Kişisel ve samimi olan düşünceler, genel ve tarihsel olaylarla ayrılamaz şekilde iç içe geçti. Böylece, Afganistan'daki karmaşa ve ülkenin elem dolu yakın geçmişi olayın geliştiği zeminden daha fazlası haline geldi. Afganistan ve daha özel olarak Kabil şehri, bana kalırsa "Uçurtma Avcısı" kitabına kıyasla gittikçe çok daha geniş birer karakter haline geldiler. Fakat bu belirli bir sorumluluk hissi kapsamında, ülkemde olanlar konusunda okuyucuları bilgilendirme kaygısından ziyade, hikaye anlatımı esnasında oluşan bir durum. Söylemek istediğim, "Bin Muhteşem Güneş" romanının inandırıcı ve biraz daha kişisel kavrayışla bakıldığında son 30 yılda Afganistan'da neler yaşandığını aktaran bir hikaye olarak görülmesi beni memnun eder.

Romanın başlığı nereden geliyor?

17. yüzyıl İran şairi Saib-i Tebrizi'nin Kabil hakkındaki bir şiirinden geliyor. Bu şiirini, Kabil'i ilk kez ziyaret edip derinden etkilendikten sonra kaleme almış. Bu şiiri bulduğumda, kitapta yer alan karakterlerin çok sevdikleri şehirden oldukça üzgün bir şekilde ayrıldıkları bölümde kullanmak düşüncesiyle, Kabil hakkında yazılmış şiirlerin İngilizce çevirilerini araştırıyordum. Sonra kitaptaki bölümle ilgili doğru şeyi bulmakla kalmayıp, şiirde kafiyeli şekilde yer alan "bin muhteşem güneş" kısmından harika bir başlık olacağını fark ettim. Şiirin Farsça'dan çevirisi Dr. Josephine Davis tarafından yapılmış.

Sunduğunuz Taliban hakimiyetindeki Afganistan portresi, muhtemelen pek çok okuyucuya hayret verici gelmiştir. Örnek olarak, Taliban'ın müzik ve film yasağı bilinen bir şey olmasına rağmen, karaborsadaki televizyonlar ve video oynatıcılar aracılığıyla tüm Kabil'de yayılan "Titanik Çılgınlığı" çoğu okuyucuya garip gelmiştir. Ülkede Taliban'ın gerçek anlamda nasıl bir sıkı hakimiyetinden söz edilebilir? Ve böylesine bir anlayış içerisinde popüler kültür nasıl sağ kalabildi?

Taliban'ın kültürel vandalizm hareketleri - bunlardan en kötüsü dev Bamiyan Budha heykellerinin patlatılmasıdır - Afgan kültüründe ve sanatında yıkıcı bir etki yarattı. Taliban sayılamayacak kadar film, video oynatıcı, müzik kaseti, kitap ve resim yaktı. Film yapımcılarını, müzisyenleri, ressamları ve heykeltıraşları hapse attılar. Bu kısıtlamalar, bazı artistlerin sahip oldukları yetenekleri terk etmek zorunda bıraktı ve pek çoğu çalışmalarını gizlice devam ettirmek zorunda kaldılar. Bazıları bodrum katlarda resim çizip müzik çaldılar. Bazıları da Christina Lamb'ın "Herat'ın Dikiş Kursları" kitabında belirtildiği üzere, romanlarını yazabilmek için kadın kılığına girerek dikiş kurslarında bir araya geldiler. Geriye kalanlar da Taliban'ı kandırmak için dahice bir takım yollara başvurdular. Buna bilinen bir örnek olarak, bir ressam, Taliban'ın emriyle yağlı boya resimlerindeki insan suretlerini boyuyor. Tabi bunu, Taliban devrildikten sonra yıkayabileceği suluboya ile yapıyor. Tüm bunlar, Taliban'ın, hemen hemen her türlü sanatsal anlatıma karşı uyguladığı sıkı kontrolden, sanatçıların kaçmak için başvurdukları tehlikeli ve cesurca yöntemlerdi.

Yazarlığa başlamadan önce bir doktordunuz. Doktor olmak ve yazar olmak nasıl mukayese edilebilir?

Doktor olmak ve hastalarımın kendilerini ve sevdiklerini güvenerek bana emanet etmeleri gerçekten onur verici bir şey. Fakat, yazarlık benim için bir tutku olmuştur her zaman, çocukluğumdan beri böyle, tıpkı "Uçurtma Avcısı" romanındaki Emir gibi. Yazmak bana sadece kısa bir an için bile olsa mutlu ve ayrıcalıklı olma hissi veriyor, benim yaşam sebebim. Gerçekleşmiş bir rüya.

İki meslek arasında, insan doğasına biraz olsun bir göz atabilmek dışında, fazla benzerlik görmüyorum. Yazarlar ve doktorlar, insanların söylediklerinin ve yaptıklarının arkasındaki motivasyonu, onların korkularını, umutlarını ve isteklerini anlama ihtiyacı noktasında benziyorlar. Her iki meslekte de, bir kişiyi biçimlendiren din, dil, kültür, aile, sosyoekonomik ve diğer her türlü etkeni bilmek gerekiyor. Hikayedeki bir karakter için de muayenedeki hasta için de bu durum aynı.

Bin Muhteşem Güneş ile Uçurtma Avcısını ele aldığımızda, yazarken ne gibi farklılıklar yaşadınız?

Uçurtma Avcısı romanını yazarken, kimse onun için beklemede değildi! İkinci romanı yazmaktaki zorluk, ilk romana göre ne kadar başarılı olacağıyla kıyaslanıyor olması gibi görünüyor. Benim için, başlangıçta, kendimle ilgili şüphelerimin ve kararsızlıklarımın olduğu, sürekli tekrarlayan bir halde kendi edebi kapasitemi ve limitlerimi sorguladığım, gözden geçirdiğim bir dönem oldu. Bu özellikle, kitabı sabırsızlıkla bekleyen kişileri haberdar ettiğim zaman oldu: kitapevleri, dağıtımcım, ve elbette, okuyucular. Bunların hepsi harika şeyler, neticede çalışmanızın merakla beklenmesi isteyeceğiniz bir şey ve aynı zamanda da bunaltıcı bir hal alabiliyor!

Bu endişeleri ne kadar yaşamış olsam da (karım hepsine şahit), nihayet tüm bunları doğal karşılamayı ve gözümde büyütmemeyi öğrendim. Yazmaya başladığımda, hikaye gelişti ve ben kendimi Leyla ile Meryem'in dünyasına dalmış halde buldum ve tüm endişelerim kendiliğinden kayboldu.

Ayrıca düşünüyorum ki, Bin Muhteşem Güneş, belirli yönlerden, daha çetin/gayret isteyen bir roman. Hikaye farklı dönemleri içeriyor, belirli yılları atlayarak, neredeyse 45 yıllık bir dönemi  kapsıyor. Karakterler daha geniş çerçevede ele alınıyor, iki bakış açısı var ve Afganistan'ın içinde bulunduğu savaş ile politik kargaşa, Uçurtma Avcısı romanına göre daha detaylı ele alındı. Bu da, karakterlerin iç dünyalarını yazarken ve onlar üzerinde güçlü bir baskı kuran, kaderlerini etkileyen dış çevreyi betimlerken yoğun bir yazma süreci geçirdiğim anlamına geliyor.

İki kitap arasında ortak noktalar olduğunu düşünüyor musunuz?

Her iki romanda da, karakterler kendilerini çatışmaların arasında ve dış güçlerin baskısından bunalmış halde buluyorlar. İç dünyaları vahşi ve merhametsiz dış dünyanın etkisinde ve kendi yaşamlarıyla ilgili aldıkları kararlar da ellerinde olmayan şeylerin etkisi altında: isyanlar, savaş, aşırılıklar ve baskılar. Bana kalırsa bu durum "Bin Muhteşem Güneş" romanında daha çok öne çıkıyor. Uçurtma Avcısı kitabında, Emir yaşamını uzun yıllar ülkesinden uzakta, bir göçmen olarak Amerika'da geçiriyor. Onun kaçtığı korkuları ve zorlukları, Leyla ile Meryem bizzat yaşıyor; bu şekilde, yaşamları Afganistan'daki olaylardan, Emir'in yaşamına kıyasla daha şiddetli şekilde etkileniyor.

Her iki roman da çok kuşaklılıktan ileri gelen, aşikar güçlükler ve çelişkilerle birlikte, ebeveyn-çocuk arasındaki ilişki de söz konusu ki bu da dikkat çeken noktalardan birisi. Böyle bir şey tasarlamamıştım, fakat ailelerin ve çocukların birbirine olan sevgileri, hayal kırıklıkları ve nihayetinde birbirlerine olan saygılarını yitirmeleri, benim fazlasıyla ilgimi çekti. Bu yönden baktığımızda, bu iki roman şu sonuca bağlanabilir: Uçurtma Avcısı bir baba-oğul hikayesiydi ve Bin Muhteşem Güneş bir anne-kız öyküsü olarak da görülebilir.

Nihayetinde, bence, iki roman bir aşk hikayesini de yansıtıyor.  Karakterler çabalıyorlar ve sevgi ile insan ilişkisi sayesinde kurtuluyorlar. Uçurtma Avcısı kitabında, bu daha çok erkekler arasındaydı. Bin Muhteşem Güneş kitabında, sevgi kendisi farklı şekillerde ortaya koyuyor, bir kadınla erkek arasındakı romantik ilişki, anne-baba arasındaki sevgi veya aile, vatan, ev, Tanrı sevgisi gibi. Bence iki romanda da, sevgi eninde sonunda karakterleri yalnızlıklarının dışına itiyor, onlara limitlerini aşma gücü veriyor. Aynı zamanda sevgi, zayıflıklarını geride bırakıp, müthiş bir fedakarlık ortaya koymalarına yardımcı oluyor.


Uçurtma Avcısı, iki erkek arasındaki arkadaşlığı merkeze alıyordu ve hikaye bir erkek gözünden anlatılıyordu. Yeni kitabınızda, iki kadın arasındaki ilişkiye odaklanıldığını görüyoruz ve hikaye ikisinin gözünden anlatılıyor. Neden hikayeyi bu sefer bir kadın gözünden anlatmaya karar verdiniz? Bu iki kadın ve aralarındaki ilişkide sizi çeken şey ne oldu?

Uçurtma Avcısı romanımı bitirdikten bir süre sonra, Afgan kadınlarıyla ilgili bir hikaye yazmak fikrini değerlendirmeye başlamıştım. İlk romanım, erkek egemen bir hikayeydi. Bütün ana karakterler, Emir'in eşi Süreyya dışında, erkeklerdi. Uçurtma Avcısı romanımda değinmediğim Afgan toplumuna ait bütün yüzler, hissettiğim bütün manzara birer hikaye fikri olarak doğdu. Bunun dışında, Afgan kadını son 30 yılda çok fazla şey yaşadı, özellikle Sovyet'lerin geri çekilmesi ve hizip çatışmalarının başladığı dönemlerde. İç savaşın patlamasıyla, Afganistan'daki kadınlar, cinsiyetlerinden ötürü, zorla evlendirme ve tecavüz gibi şekillerde, insan hakları yönünden suistimale uğradılar. Savaş ganimeti olarak kullanıldılar. Kaçırıldılar ve kötü yollarda pazarlandılar. Taliban geldiğinde, kadınlara insanca olmayan kurallar getirdiler, hareket, ifade, çalışma ve eğitim alma özgürlüklerini kısıtladılar, onları taciz ettiler, küçük gördüler ve dövdüler.

2003 sonbaharında, Kabil'e gitmiştim, ve sokak köşelerinde dört, beş, altı çoçukla oturup, para için dilenen burkalı kadınlar gördüm. İki parça kıyafetleri ve peşlerinde paçavra kıyafetli çocuklarıyla caddede yürürken onları izledim ve hayatın onları nasıl bu noktaya getirdiğini sorguladım. Hayalleri, umutları ve hasretleri neydi? Hiç aşık oldular mı? Eşleri kimdi? 20 yıl boyunca Afganistan'da yayılan savaş boyunca neleri ve kimleri yitirdiler?

Kabilde, bu kadınlardan çoğuyla konuştum. Hayat hikayeleri gerçekten yürek burkan türdendi. Örneğin; altı çocuk annesi bir kadın, eşinin trafik polisi olduğunu ve aylık 40$ maaş aldığını fakat maaşının 6 aydır ödenmediğini söylemişti. Hayatta kalmak için arkadaşlarından ve akrabalarından borç aldığını, fakat artık borçlarını ödeyememeye başlayınca, para vermeyi bıraktıklarını anlattı. Ve böylece, her gün çocuklarını Kabil'in çeşitli yerlerine dilenmeleri için bırakmaya başlamış. Bir başka kadınla konuştuğumda, bana dul kalmış bir komşusundan bahsetti. Komşusu açlıkla yüzleştiği için, ekmek kırıntılarına fare zehri katarak önce çocuklarına yedirmiş ve sonrasında kendisi de yemiş. Babasının belinden aşağısı bir şarapnel parçası yüzünden felç olan küçük bir kızla tanıştım. Annesiyle birlikte Kabil sokaklarında sabahtan akşama kadar dileniyordu.

Bin Muhteşem Güneş kitabını yazmaya başladığımda, kendimi bu kadınları tekrar tekrar düşünürken buldum. Bu kadınlardan hiç birisi Leyla ve Meryem karakterlerine direkt olarak ilham vermese de, sesleri, yüzleri ve sıra dışı hayatta kalma hikayeleri her zaman benimle birlikteydi ve hikayemin en iyi ilhamı da onların  toplu ruhundan gelmiştir.

Bu romanda, oldukça güçlü kadın karakterler görüyoruz. Onları nasıl ortaya çıkardınız? Hayal gücünüze, okuduklarınıza veya eşiniz ile ailenizdeki kadınlardan birine dayanarak mı yazdınız?

Karakterler, aile üyelerimden veya tanıdığım kişilerden yola çıkarak yazılmadı. Bu yönden, Uçurtma Avcısı romanına kıyasla oldukça az otobiyografik özellik taşıyor. Daha çok hayal gücü ve bunun yanında 2003 yılında Kabil'de gördüğüm kadınlardan etkilenerek ortaya çıktılar.

"BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ" KİTAP İNCELEMESİ İÇİN TIKLAYIN.

Bu röportaj
 https://www.bookbrowse.com/author_interviews/full/index.cfm/author_number/900/khaled-hosseini
websitesindeki içerik baz alınarak tarafımca çevrilmiştir.
RÖPORTAJ #2: KHALED HOUSSEINI - BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ KİTABI ÜZERİNE(2007) RÖPORTAJ #2: KHALED HOUSSEINI - BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ KİTABI ÜZERİNE(2007) Reviewed by Serhat Ocak on Eylül 07, 2016 Rating: 5

12 yorum

  1. Çok başarılı bir çeviri :) Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben teşekkür ederim, faydalı oluyorsa ne mutlu. :)

      Sil
  2. Ah savaşın kadınları, ah o çocuklar... Ne diyim bilmem ki? Terörün adı ne olursa olsun sonuçları hep aynı. Şimdi de öyle değil mi? Pek çok ülke ve Türkiye kör karanlık bir kuyuda, bakalım ne zaman, nasıl çıkacak... Faydalı paylaşımın için teşekkür ediyorum kardeş ⭐

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bir hadis rivayet edilir: "Nasıl kimselerseniz, öyle yönetilirsiniz." Bu bağlamda, bir şeylerin değişmesini istiyorsak önce kendimizden ve çevremizden başlayıp, bir bilinçlenme dalgası yaratmamız gerekir. Yoksa gidiş iyiye doğru değil, bu röportaj 10 sene önce yapılmış, ama baktığımızda neredeyse bir arpa boyu yol alınamamış. Hayırlısı olsun diyelim, teşekkürler. :)

      Sil
    2. Ne kadar doğru Serhat, hep öteleme, gidişine bırakma ve duyarsızlıklar yüzünden karşılaşmıyormuyuz olanlarla ve sanki durup dururken olmuş, hiç dahlimiz olmamış hayıflanmasıyla.Aslında bizim şimdi alanımız var.Uyarıcı fakat mutedil bir dille ne kadar insanı uyandırabilirsek kardır.İş işten geçip, romanların ana teması olmadan :((

      Sil
    3. Öyle Ece Abla, bizim sesimizi kısıtlı da olsa bir kitleye duyurabildiğimiz, doğru bildiğimizi aktarabildiğimiz yer bloglar, bir kişiyi bile etkilemek, insanlığa fayladı düşüncelerle doldurmak kardır, bunu da düşünerek hareket etmek gerek her zaman. Çok güzel söylemişsin, romanların ana teması olmadan bir şeyler yapmak gerek. :)

      Sil
  3. Böyle yazarlara bayılıyorum.Ne kadar doyurucu bir röportaj ve senin çalışman çok takdire şayan.Hayranlıkla okudum ve alacağımı aldım.Neden yazmış, nelerden etkilenmiş ve ne kadar iyi bir gözlemciymiş!Aslında bugünün Türkiyesi de kim bilir kaç romana konu olacak.Bu değerli yayının için çok teşekkür ediyorum.Çoook faydalı buldum.Kutluyorum seni Serhat oğlum.Selam ve sevgilerimle :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Ece Abla. Dediğin gibi romanlara konu olacak, belki gelecek nesillerin hayretle okuyacakları dönemlerden geçiyoruz hem ülke hem de dünya olarak. Selamlar, sevgiler. :)

      Sil
  4. Her iki kitabı da hala okumadım. İkisi de aylardır kütüphanemde bekliyorlar ve gözüm sürekli onlara takılsa da yok, elim bir türlü gitmiyor. Röportajı okuyunca merak kıpırtıları oluştu içimde :)) Yakında okurum umarım. Teşekkürler :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İki kitabın da en önemli özelliği sürükleyici olması, başlayınca bırakması pek mümkün olmuyor, kısa sürede okuyabilirsin diye düşünüyorum. Beğenirsin umarım sende, keyifli okumalar olsun şimdiden, ben teşekkür ederim. :)

      Sil
  5. Her iki kitabın da etkisi büyük bende. Ve Dağlar Yankılandı kitabında biraz hayal kırıklığına uğramıştım ama. İkisi de kitaplığımda var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dağlar Yankılandı için şuana kadar yorumunu aldığım herkes aynı şeyi söyledi, ilk iki kitaptan sonra çıtayı biraz düşürmüş demek. :)

      Sil